İşte Öyle Birşey

June 2, 2012 3:49 pm

Eve geldiğimde yorgunluktan ölmek üzereydim ve her zaman yaptığım gibi ısıtıcının suyuna bastım, ısınmasını beklerken üzerime rahat kıyafetler aldım. Kahvemi hazırladım ve bilgisayara baktım. Zagor inmişti. Güzeeel dedim ve sigaramdan bir fırt çektim. Önce temizlik mi yapmalıydım, yoksa film mi seyretmeliyim diye düşünürken, önce uyumalısın, diye diğer iç sesim cevap verdi. Peki, dedim, kahvemi bitireyim sonra uyurum. Kahvem bitti. Uyumaya gittim ama uyumak için kitap okumam lazımdı. Kılıçların Savaşı II.Kısımı okuyordum ki cır cır cır sesler gelmeye başladı. Ama nasıl bir cırcır böceği ise, beynimin içine işliyor. Umursamamaya karar verdim. Tam dalacağım, uykuyla uyanıklık arasında gördüğüm rüyada Daenerys Targaryen’in Mormont’unun ben olduğumu görüyorum, ejderhalarla cırcır böceklerine saldırıyoruz.

Uyuyamayacağımı anlayıp evin içindeki cırcır böceğinin nerede olduğunu aramaya karar verdim. Ses mutfaktan geliyordu. Mutfağın altını üstüne getirdim. Yok, deli olacağım ama sesi geliyor. Benim evdeki cırcırcır cırladıkça, dışarıdakiler de cırlamaya başlıyor. Mutfak dolaplarını bir bir açtım, yok hiç bir yerde ama ses hala geliyor. Bu arada ararken bir bardak ve bir kavanoz kırdım. Bardak benimdi fakat kavanoz annemindi. Anneme bir kavanoz borçluyum. Neyse k, kavanoz da satıyoruz.

Neyse artık sıkıldım ve vazgeçtim cırcır böceği aramaktan. Beni yormuş ve çok susatmıştı. Su içeyim diye lavaboya gittiğimde, o kadar aradığım cırcır böceğinin lavabonun içinde görüp, “Hay bin cırcır” dedim. 2 saattir seni arıyorum, lütfen sesini kesip evimi terkeder misin, diye nazikçe sormama rağmen, bana sadece cırcır etti ve sıçrayarak benim asla ulaşamayacağım ve onu oradan çıkaracamayacağım bir yere girdi.

Sanırım artık yalnız yaşamıyorum.

7:57 am
default album art record default album art default album art CD reflection
[Flash 9 is required to listen to audio.]
  • Richard clayderman - flowers flowers flowers
  • 3,829 Plays

Richard clayderman - flowers flowers flowers

7:51 am
7:26 am
"Ölüm saplantısıyla aran nasıl?”
“İyi! Her sabah ölüyorum.”
“Şerefe! Ölüm sabahları daim olsun."

Vüs’at O. Bener / Siyah - Beyaz
7:20 am
"Benim için sadece deli insanlar vardır, yaşamaya deli, konuşmaya deli, kurtarılmaya deli, aynı anda herşeyi arzulayan, hiç bir zaman ağzını bir karış açmayan veya sıradan bir şey söylemeyen, ama yanan, yanan, muhteşem Romalı bir meşale gibi yanan, yıldızlara yayılmış örumcekler gibi yanan ve tam ortasında merkezdeki mavi ışığın patladığını görürsün ve herkes ovvvv! diye kopar…"

Jack Kerouac / Yolda
7:19 am
"Aydınlıkta olan tek şey bilincim. Kendi kendimin önüne bir karartı gibi düşüyorum. Kendimin de düş olduğuna inanıyorum. Düş gördüğüme o kadar eminim ki, şu başkalarının hayatını görmesem."

Sevim Burak / Beni Deliler Anlar
6:26 am

Ben 6 yaşındayken, (yani bundan 1000 yıl kadar önce) televizyon tek kanallıydı ve yaşlılara okuma yazma öğreten bir program vardı. Seneler sonra bir benzerini yapmaya kalksalarda sanırım tutmamış olacak ki, yayından kaldırıldı. Okumayı orada öğrendim ben. Dayılarımın ve teyze çocuklarının Gırgırlarını, Zagor’larını, Mister No’larını okurken, hiçbir şey bilmeyen annem, sadece resimlerine baktığımı zannederdi. Oysa okuyordum ben onları. Okuduğumu keşfetmesi, annemi inanmazlıklara ve bilinmezliklere doğru yolculuğa çıkardı. Nasıl okuyabilirdim, kimse öğretmemişti, nasıl öğrenmiştim. Annem için hala bir muammadır. Çünkü televizyonu izlemediğimi zannederdi. Yaşlıların okuma öğrenmeleri, öğrenmeye çalışmaları komiğime giderdi ve izlerdim ara sıra. Çok uzattım geçelim.

Babam SEKA’da çalışırdı. Zaten İzmit’in bir çoğu ya SEKA’da çalışırdı ya da PETKİM’de. Annemle babamın, okuduğumu keşfetmelerinden sonra, babam kırpıntılardan bana kitaplar getirmeye başladı. Hiç unutmuyorum. İlk getirdiği kitap Zagor’du. Tabi o zamanlar kuşe kağıt nerde, saman kağıda basılmış, mis gibi kokan kağıtların üzerine basılmış çizgiler. Sahaf tutkum da sanırım taa o zamandan geliyor.

Sinemaya ilgim çok geç başladı. O zamanlar bilmiyordum 70lerin Türk sinemasını, sinemayla ilgilenmeye başlayınca öğrendim tabii. Süpermenler, Killingler, Red Kit’lerin hepsinin filmi yapılmıştı. Zamanın şartlarıyla çekilen bu filmler, kendisini entel olarak adlandırılan tayfa tarafından burun kıvrılmış, hak ettiği ilgi ve değeri görememişti. Seneler sonra, bu burun kıvıran entel tayfa, ne olduysa filmleri tozlu arşivden çıkarmış ve filmleri kült hale getirmiştir.

2010 yılında İstanbul Kitap Fuarı kapsamında Zagor’un yaratıcısı Ferri geldiği zaman, Zagor hayranlarını görünce büyük bir şaşkınlıkla karşılamış ve İtalya’da bile bu kadar çok hayranı olmadığını söylemiştir. Ayrıca İtalyan sinemasının çekmeye nedense cesaret edemediği Zagor’u sadece Türkiye’de çekildiğini duyunca, Zagor’u oynayan Levent Çakır’la tanışmıştır.

Uzun yıllar sonra Onars Film tarafından DVD’si çıktıysa da, uzun araştırmalarıma rağmen bulamamıştım. Ta ki dün akşama kadar.

İlk okumaya başladığım, efsane kahramanlarımdan biri olan Zagor’u, Türk filmi olarak izlemek benim için hayli ilginç olacak.

Akşam olsa da film seyretsek

1:14 am

Ben Hergün Tecavüze Uğruyorum

Uzun bir yazı, uzun yazılar okunmuyor gerçi ama okumalısınız!

Tecavüzle doğan küçük Maja ‘ben hergün tecavüze uğruyorum’

TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanı AK Parti Sakarya Milletvekili Ayhan Sefer Üstün ‘Tecavüz edilen kadın da doğurmalı. Bosna’da pek çok kadın doğurdu’ diye örnek vermişti. Üstün’ün bu konu da ne kadar cahil olduğu sarf ettiği acı sözlerde gizli. Zira Bosna trejedisini o kadınlarınların yaşadıklarını bir nebze dahi bilseydi böyle konuşamazdı.

İşte Bosna’da yaşanan büyük dram


Savaş mağduru Bosnalı kadınların imkan bulabilenleri tecavüzle oluşan hamileliklerini sona erdirdiler.

Bosna’da hükümetin ilk icraatlarından biri tecavüze uğrayan kadınlar için kürtaj izni vermek oldu.


Sırp işgalciler çekilmek zorunda kaldıklarında kadınların tutulduğu kamplardaki sağlık hizmetleri arasında kürtaj ön sırada geliyor.

Keza din adamları da tecavüzle oluşmuş bebeklerin 3 aydan büyük olsalar bile alınabileceklerine dönük konuşmalar yapıyorlardı.

İstemediği halde kamp koşullarında tecavüz bebeklerini dünyaya getirmek zorunda kalan Bosnalı kadınların başvurdukları bir yol da bu çocukları yurtlara vermek oldu.


Peki yurtlara verilen o çocukların şimdi ne halde olduklarını biliyormusunuz


muhalifgazete.com’un 11 Ekim 2011’de yayınladığı ‘Savaşla doğdular pornoyla büyüyorlar’ başlıklı haberinini kaç kişi hatırlıyordur. Olayları bilmeden yüzeysel bilgi kırıntılarıyla kendi istedikleri şekilde veren vekillere, gazetelere, bilim insanlarına velhasıl tüm yarı cahillere o haberi hatırlatırız.


İşte Savaş çocuklarının dramı


1992-1995 yılları arasında yaşanan ve Sırpların soykırım faaliyetleri sonucu yüz binden fazla kişinin hayatını kaybetmesiyle son bulan Bosna Hersek savaşı, miras bıraktığı acılarla insanlığın yüzünü kızartmaya devam ediyor. Savaş sırasında tecavüze uğrayan Bosnalı kadınların doğurduğu ve daha sonra kaderlerine terk ettiği çocuklar, bugün Avrupa’nın ortasında seks kölesi olarak hayatta kalmaya çalışıyorlar. İşte Gözde Demirel’in haberi:

Bosna savaşı 16 yıl önce bitti. Savaşlar bitse bile izleri bir anda silinir mi? Bu düşünceyle gittim Bosna Hersek’e. Birçok öyküyle karşılaştım, ülkenin politik sisteminin açmazları karşısında şaşırdım ama beni en çok etkileyen Bosna’nın “nefret çocukları” oldu.

Savaş sırasında büyüyen, yıkımı gören çocuklarından öte bir “savaş suçu” neticesinde doğan ve her an her saniye bir savaş yaşayan çocuklarla konuşma fırsatım oldu Bosna’da.

1992-1995 yılları arasındaki Bosna Savaşı’nda yaklaşık 110 bin kişi hayatını kaybetti. 2 milyon kişi ise evlerini terk etmek zorunda kaldı. Yaşları 11-60 arasında değişen 20 ile 50 bin kadın ise, birçoğu toplama kamplarında düzenli bir şekilde olmak üzere tecavüze uğradı.
Özellikle bazı radikal Sırpların Boşnak kadınlarına tecavüz ederek, onları hamile bırakma amacı güttükleri böylece Boşnak neslinin yok etmeyi amaçladıkları bugün bilinen bir gerçek. Ne acı ki, sayıları sadece “12” kişi tecavüz suçundan yargılandı verilen en büyük ceza ise 34 yıl ile sınırlı kaldı. Tecavüze uğrayan kadınların bazıları öldürüldü, birçoğu intihar etti, bir o kadarı hala psikolojik destek almaya devam ediyor.

Yaşanan travmaların da neticesinde, tecavüz sonucu doğan “savaş çocukları”nın çoğu da daha bebekken öldü ya da öldürüldü. Hayatta kalanların büyük bir bölümü ise anneleri tarafından kaderlerine terk edildi.

“NEFRET ÇOCUKLARI”: ALEN VE MAJA

Serbest gazetecilik yapan Boşnak arkadaşım Azra’ya Bosna Hersek’e gitmeden önce hayatta kalan bu çocuklarla konuşmak istediğimi söylemiştim. Azra, bu çocukların çoğunun ya yetimhanelere gönderildiğini ya da evlatlık verildiğini söyledi. Özellikle Saraybosna’nın arka sokaklarında bu çocuklar üzerinden ciddi bir “seks ticareti” yürütüldüğünü de sözlerine ekledi.

Yağmurlu ve çok soğuk bir Saray Bosna günü, bir isimden diğerine sorarak ve şehir merkezinden uzaklaşarak kenar mahalle olarak tabir edilen yerinde bir dvd dükkânında buldum kendimi. Dükkânı işleten Amor’u uzun süren ikna çabalarının ardından ve konuştuğum kişilerin isimlerini açıklamayacağıma dair yeminler ettirilerek tanıştım iki savaş çocuğu, 18 yaşındaki Alen ve 16 yaşındaki Maja ile. (Burada verilen isimler gençlerin gerçek isimleri değil, görünmesini istedikleri isimler)

Tuzla’da bir yetimhaneye bırakıldığını anlattı Aden. 14 yaşında geldiğinde ise aşırı kalabalık yetimhaneden kaçarak daha önceden Saraybosna’ya “yetim ve öksüz” ağabeylerinin yanına gelmiş. Kaçak DVD ve kitap üreterek satan bir ekiple birlikte çalışıyor.


Aden hissettiklerini, “Ne annemi ne babamı tanıdım, elbette adı baba olarak geçen kişiye çok fazla ama her ikisine de çok öfkeliyim. Daha 15 günlükken yetimhaneye getirilmişim. Anneme de kızgınım, belki onun hayatı mahvoldu ama o da beni bırakarak bir hayatım olmasını engelledi bir anda” cümleleriyle anlatıyor.

Geleceği dair çok fazla bir umudu yok, kendini ne Boşnak ne de Sırp olarak tanımlıyor, en büyük hayali ise biraz para biriktirerek Avustralya’ya gidip yerleşmek. Avustralya diyince kocaman gülümsüyor. Bir filmde izledim orayı, havası daha sıcakmış hayat da çok daha kolaymış diyor.

MAJA’NIN TRAJİK ÖYKÜSÜ

Seks işçiliği yapan Maja’nın öyküsü ise daha trajik. Maja, benimle yalnız görüşmek istiyor ancak onun İngilizcesi benim de Boşnakçam olmadığı için yarım saatlik bir uğraşın ardından İngilizce bilen bir arkadaşını bularak konuşmayı başarıyoruz. Daha 16 yaşında ama sanki 40 -50 yılın ağırlığını taşıyor. Ne iş yaptığını soruyorum. “Benim annem tecavüze uğradığı için beni terk etmiş, ben her gün tecavüze uğruyorum” diye cevaplıyor.

Öyküsünü anlatmasını istiyorum. “Tahmin edebileceğin gibi bir öykü” diyor Maja: “Geçen yıl yaşım büyüdüğü yetimhane de çok kalabalık olduğu için artık gitmemiz gerektiğini söylediler. Bana başka para kazandıracak bir şey bulamadım. Burada 6 arkadaşımla bir evde kalıyoruz. Onlar da benim gibi kimliksiz kızlar. Fırsat buldukça da sizin Türk dizilerini en çok da Bin bir Gece’yi izleyip hayal kuruyoruz. Olmayacak hayaller”.

Maja’ya arkadaşlarının yaşadıklarını da soruyorum. Cevabı insanın kanını dondurur cinsten: “Ben istemedim ama birçok arkadaşım porno filmlerde oynadı, onun getirisi daha iyi. Bosna’da ciddi bir porno pazarı var, Almanya’dan İspanya’ya birçok ülkeye buradan filmler servis ediliyor. Kameramanından montajcısına porno kendi pazarını yarattı burada. Bizlerin çok fazla bir seçeneği yok hayat karşısında. Boşnaklar da Sırplar da kendi cemaatlerini düşünüyor, savaş suçluları yargılanıyor da kimse bizi düşünmüyor. Herkesin unutmak istediği ama var olan bir azınlığız biz.”

‘EVDEN KAÇMAK ZORUNDAYDIM’

Maja ile konuşurken çeviri yapan Şehrazat ise (kendisinden Binbir Gece dizisine olan hayranlığından ötürü böyle bahsetmemi istedi): “ Beni ailem yetimhaneye terk etmedi ama “Sırp tohumu” olduğum o kadar yüzüme vuruldu ve annem diğer çocuklarını benden o kadar fazla sevdi ki, evden kaçmaktan başka çarem yoktu.” diyor. Ondan da kendi öyküsünü anlatmasını istiyorum ama kendini bunu dile getirebilecek kadar güçlü hissetmediğini söylüyor.

Maja, yanlarından giderken bana bakıyor. “Sen gerçekten şanslısın, kıymetini bil” diyor. Cevap veremiyorum. Gülümseyerek beni teselli ediyor: “Hadi ama üzülme, yaşadığım hayattan nefret ediyorum ama ölmek de istemiyorum o zaman bir şekilde yaşayacağım. Hayat bu. Hem belki beyaz atlı bir Onur buluverir beni.” (Onur, Bin bir Gece dizisindeki başkarakterin adıymış)

Bosna’nın yer altı dünyasında belki de binlerce “nefret çocuğu” ya yasadışı işler ya da seks işçiliği yapmak zorunda kalıyor. Beni Aden ve Maja ile tanıştıran Amor, “Bu dünyanın gerçeği bu, savaş sadece Baş Çarşı’da bitti” diyor. Amor, Bosna Hersek’de çocuk pornosunun ve seks ticaretinin de çok yaygın olduğunu söylüyor. “Biz de satıyoruz, hayatımızı kazanmak zorundayız” diyor.

ÇOCUK PORNOSUNUN ÜRETİM VE GEÇİŞ NOKTASI

Bosna’da daha Mart ayında gerçekleştirilen bir operasyonda 2 milyondan fazla çocuk pornosu fotoğrafı ve 7000 video ele geçirildi, onlarca kişi gözaltına alındı. Öte yandan Mostar’da şehir merkezinde bir büfenin bir camı boyunca bile boydan boya satılan porno cd’leri görünce, operasyon çok da başarılı olmamış diye içinizden geçiriyorsunuz.

Hemen hemen her işinizi rüşvet ile halledebildiğiniz bölge kendi üretimini(!) yapmanın yanı sıra ülkeler arası çocuk pornosu trafiğinde de bir geçiş noktası oluşturuyor.

Şu an yaşları 15-19 arasında olan “nefret çocukları” artık giderek yetişkin bireyler olurken hala etnik gerginlikler yaşayan ülkede bu soruna eğilen proje sayısı ise yok denecek kadar az. Gazeteci arkadaşım Azra, bu konuyla ilgili bir İngiliz bir Norveç derneğinin çalıştığını ama onları yaptıklarının da genellikle raporlama olduğunu anlatıyor.

İnternet “porno”, “Bosna” ve “savaş” kelimelerini arattığınızda ise mideniz daha da bulanıyor. Öfkeleniyorsunuz “Ben bir annenin utancının ürünüyüm” diye kendini anlatan çocuklarla konuştukça ise “Savaş gerçekten bitti mi? Ya da hangi yargılama savaşın izlerini silebilir” diye kendinize soruyorsunuz.

June 1, 2012 4:53 pm
Uzun zamandır aradığım Zagor’u buldum. Azmettim indiriyorum

Uzun zamandır aradığım Zagor’u buldum. Azmettim indiriyorum

9:43 am
"Ne yaparsan yap, sadece bir hikaye kalıyor geriye. Anlatınca yalan gibi, hiç olmamış gibi gelen"